Karanlıkta Neden Her Şey Daha Korkutucu Gelir?
Karanlığın korkutucu olmasının bir nedeni de çocukluk dönemine dayanır. İnsanlar karanlıktan korkmayı büyük ölçüde öğrenmiştir. Çocukken karanlıkta yalnız kalmak, ebeveyn uyarıları, masallar, korku hikayeleri ve filmler bu algıyı daha da sağlamlaştırır. Beyin bu anıları yıllar sonra bile saklar. Yetişkin olsak bile karanlıkla karşılaştığımızda, o eski duygular sessizce tekrar ortaya çıkar. Bilinçli olarak korkmadığımızı düşünsek bile bilinçaltı korku hep saklı kalır. Karanlıkta seslerin daha korkutucu gelmesi de benzer bir mekanizmaya dayanır. Görme zayıfladığı zaman beyin diğer duyulara daha fazla odaklanmaya başlar. En ufak bir çıtırtı, normalden daha yüksek ve anlamlı gelir. Beyin bu sesi hemen bir tehditle ilişkilendirmeye çalışır. Üstelik sesin kaynağını göremediğimiz için belirsizlik de vardır. Belirsizlik arttıkça korku da büyür.Bu benzetmeler basit şeyler ama özellikle korku filmleri izlemiş kişilerin oluşturduğu senaryolar daha çeşitli oluyor. Hiç izlemeyen birine göre korku filmi izlemiş olanlar daha çok kurgular üreterek korkuyorlar.
Bilimsel çalışmalarda karanlık ortamda insanların risk algısının arttığı da gösterilmiştir. Aynı ortam gündüz daha güvenli hissedilirken, gece daha tehlikeli olarak değerlendirilir. Hatta bazı deneylerde karanlıkta yapılan anketlerde insanların daha karamsar, daha kaygılı cevaplar verdiği ortaya çıkmış. Yani karanlık sadece korku hissini değil, genel ruh halini de etkileyen bir faktördür.
Ek olarak karanlıkta hayal gücü de daha aktif çalışır. Gündüz zihnimizi gerçek görüntülerle doldururuz. Karanlıkta ise zihnin sahnesi boş kalır ve bu boşluğu hayal gücü doldurur. Özellikle yalnızken ve sessizlik varsa, zihnimiz kendi senaryolarını yazmaya başlar. Korku filmlerinin çoğunun karanlıkta geçmesi tesadüf değildir elbette. Yönetmenler, beynin bu zayıf noktasını çok iyi biliyorlar o yüzden genelde karanlık temalardan ilerliyorlar.
Karanlıkta korkunun artmasıyla ilgili yapılan bazı deneylerde ilginç bir şey fark edilmiş: ışık seviyesi düştükçe insanlar aynı nesneyi daha tehditkar algılıyorlar. Mesela bir deneyde katılımcılara belirsiz yüz ifadeleri gösteriliyor. Aydınlıkta bu yüzler 'nötr' olarak değerlendirilirken, loş ışıkta aynı yüzler 'korkunç' ya da 'tehlikeli' olarak yorumlanıyor. Yani karanlık, sadece çevreyi değil, insanların niyetini algılayışını bile bozuyor.
Periferik görüş meselesi de öenmli, karanlıkta gözlerimiz detaydan çok hareket algılamaya odaklanır. Bu da yan görüş alanımızda oluşan en ufak hareketi bile tehdit gibi algılamamıza yol açar. Aslında ortada gerçek bir hareket olmasa bile, göz ve beyin birlikte bir şey kıpırdadı hissi oluşturabilir. Bu yüzden karanlıkta 'bir şey gördüm sanki' duygusu da çok yaygındır.
Karanlık ortamda kortizol (stres hormonu) ve adrenalin daha kolay salgılanır. Bunun sebebi, beynin geceyi potansiyel risk zamanı olarak kodlamasıdır. Melatonin yükselirken aynı anda beyin, olası tehditlere karşı tetikte kalmaya çalışıyor. Bu ikili durum kişide huzursuzluk oluşturuyor.
Bu kadar olumsuzluktan sonra şunu da söylemek lazım, karanlıktan korkmak bir zayıflık değildir. Aksine bu, beynimizin hala ilkel ama etkili savunma mekanizmalarına sahip olduğunun bir göstergesidir. Atalarımız için zamanında karanlık, gerçekten de büyük tehlikeler barındırıyordu. Yırtıcı hayvanlar, düşman kabileler ve bilinmeyen riskler vb. çoğunlukla karanlıkta ortaya çıkıyordu. Beynimiz bu bilgiyi genetik bir miras gibi bugüne taşıdı.